Bu makalemde, Bediüzzaman Said Nursî’nin Münazarat eserindeki perspektifiyle, II. Abdülhamid dönemine yönelik eleştirilerini ve “tek adam” yönetimine karşı duruşunu Risale-i Nur’daki özgün ifadelerle ortaya koymaktadır.
Hürriyetin İnşası: Bediüzzaman’ın İstibdat Eleştirisi ve Tek Adamcılığa Reddiyesi
Tarih, sadece geçmişin bir kaydı değil, geleceğin nasıl tasarlanması gerektiğine dair en güçlü pusuladır. Bediüzzaman Said Nursî, henüz gençlik yıllarında, Osmanlı’nın en sancılı döneminde hürriyeti ve meşvereti (danışmayı) merkeze alan bir vizyon ortaya koymuştur. Onun Risale-i Nur eserlerinde şekillendirdiği düşünce dünyası, gücün tek bir şahısta toplanmasına karşı çıkan köklü bir itirazdır.
1. İstibdadın Tanımı: Tahakküm ve Baskı
Bediüzzaman, II. Abdülhamid dönemini “istibdat” olarak nitelendirir. Ona göre istibdat, sadece bir yönetim biçimi değil; adaleti zulme, hürriyeti esarete dönüştüren karanlık bir sistemdir. Münazarat’ta bu durumu şu sarsıcı ifadelerle özetler:
“İstibdat, tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile icbar-ı şer’îdir…”.
Bu bakış açısı, yönetimin kişisel arzulara (keyfîlik) ve zorlamaya dayanmasına karşı açık bir duruştur. Bediüzzaman, bir milletin kaderinin tek bir kişinin dar zihnine sıkıştırılamayacağını savunur.
2. “Riyaset-i Şahsiye”ye Karşı Kamuoyu (Efkâr-ı Amme)
Said Nursî, şahsa dayalı liderlik modelini (riyaset-i şahsiye) reddederek, yönetimin kolektif bir akla, yani meşverete dayanması gerektiğini savunur. “Ben riyaset-i şahsiyenin kat’iyen aleyhindeyim; reisimiz ancak hükûmettir,” diyerek, yönetimin kurumsallaşması ve “hâkimiyet-i millet” (milletin iradesi) prensibiyle kurgulanması gerektiğini ifade eder.
Ona göre asıl güç, bir “şahs-ı vahid” (tek kişi) değil, toplumun ortak aklı ve vicdanı olan “efkâr-ı amme”de olmalıdır. “Eski padişahların iradesini, Ermeni rüzgârı ve ecnebî havası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi” diyerek, tek kişilik yönetimlerin dış etkilere ve kişisel kuruntulara ne kadar açık olduğunu eleştirir.
3. Abdülhamid: Şahıs ile Sistemin Ayrımı
Bediüzzaman’ın eleştirileri incelikli bir denge üzerine inşa edilmiştir. O, II. Abdülhamid’in şahsını -bazı mecburiyetlerden dolayı işlediği kusurlara rağmen – “veli” veya “şefkatli bir padişah” olarak takdir ederken, onun temsil ettiği “istibdat sistemini” şiddetle reddetmiştir.
Münazarat’taki bir suale verdiği cevapta, maksadın sadece Sultan Abdülhamid’den hürriyeti geri almak olmadığını, asıl meselenin baskıyı ve hafiyeliği (espiyonaj) ortadan kaldırmak olduğunu vurgular. Eğer sistem değişmezse, “hafif bir istibdadın yerini şiddetli bir istibdadın” alacağı uyarısında bulunur. Ve nihayetinde Mustafa Kemal döneminde şiddetli bir istibdat yani “mutlak istibdat” dönemi yaşanmıştır.
4. Meşrutiyet-i Meşrua: İslam’ın Özgürlük Tasarımı
Bediüzzaman için hürriyet ve meşrutiyet (anayasal yönetim), Batı’dan ithal edilmiş birer kavram değil, bizzat İslam’ın özünde bulunan “meşveret-i şer’iye”nin (şer’i danışma) birer yansımasıdır. O, gerçek hürriyeti “hürriyet-i şer’iye” olarak tanımlayarak, insanın sadece Allah’a kul olup başka hiçbir şeye köle olmamasını savunur.
Sonuç
Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat ile tek adam yönetimine karşı toplumsal bir bilinç inşa etmiştir. Onun “Yaşasın sıdk, ölsün yeis! Muhabbet devam etsin, şûra kuvvet bulsun!” nidası, otoriterliğe karşı adaletin ve ortak aklın zaferini hayal edenlerin en güçlü mottosudur. Said Nursî’nin ortaya koyduğu bu vizyon, doğru yönetimin ancak şeffaflık, hürriyet ve geniş çaplı bir meşveret üzerine inşa edilebileceğini haykırmaktadır.
Mustafa Işıldak
10.01.2026

Leave A Comment