Modern Evrimsel Anlatı Ne Anlatır, Ne Açıklamaz? • Dil, Geri Besleme ve Mana

Cuma günü, yaklaşık bir milyon aboneli Türkçe bir YouTube kanalında mitoloji içerikli bir video yayınlandı. Rahatsız edici başlığı ve içeriği görüldüğünde, tartışmaya dâhil olup cevap vermek kaçınılmazdı.

Bu makale, “Tabiat bir sanat eseridir, sanatkâr olamaz” ifadesiyle paylaştığım yoruma gelen cevabî yoruma doğrudan karşılık olarak kaleme alındı. Söz konusu cevap, modern evrimsel anlatının dil örneği üzerinden kurduğu tanıdık çerçeveyi öne çıkarıyor • karmaşıklığın geri besleme mekanizmalarıyla, plansız fakat uyumlu biçimde aşamalı olarak geliştiğini savunuyordu. Buradaki itiraz, dilin ya da bedenin tarihsel süreçte nasıl değiştiğine değil; bu değişimi açıklarken mekanizma ile mananın aynı düzlemde ele alınmasına yöneliktir. Çünkü bu yazının meselesi, “nasıl oldu?” sorusundan önce, “olan şey neyin içinde ve hangi nisbetle oldu?” sorusunu görünür kılmaktır.

@mustafaisildak

Tabiat Bir Sanat Eseridir, Sanatkâr Olamaz”: Tabiat, üzerine yazı yazılan bir defterdir; yazar olamaz. “Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir kanunlar bütünüdür, kudret olamaz.” Bilim, bu harika tasarımın nasıl işlediğini keşfederken aslında Yaratıcının adetlerini (Adetullah) raporlar.

Gelen cevap:

“Başlangıç konusu ile ilgili bir şey ortaya sürmemekle birlikte konuya bir de tarihsellik perspektifinden bakmak için bir örnek vereceğim. 

Şöyle düşünelim, bugün kullandığımız dil oldukça kompleks ve bunun insan yaratımı olduğunu düşünmek mümkün.

Ama tarihselliği işin içine katarsak basit jestlerle iletişimi sağlayan hayvan atalarımızdan bugüne dil basitten kompleks hale geldi. Ama sadece dil mi kompleks hale geldi? Hayır. Biz dili geliştirirken dil de bizim beyin yapımızı geliştirdi. Prefrontal korteksimiz çeşitli bölgeler arasında farklı bağlar üretti. Konuşma motor kontrollerimiz değişti. Dil ve gırtlak kontrolümüz arttı. Yani biz dile, dil bize uyumlandı. Ve daha da önemlisi bizi küçük bir insan grubundan dev bir insanlık süper bedenine dönüştürdü. Bugün dil üzerine eklediğimiz teknoloji sayesinde herhangi bir anda herhangi bir insanla iletişim kurabiliyoruz. Yani insandan insanlık seviyesine genişledik. 

Fakat bu kompleks koşullar bir plan dahilinde oluşmadı. Beden kapasitelerimiz ve dilin arasındaki geri besleme mekanizmalarıyla uyumlandı.

Bu sebeple ilksel neden konusunda argüman üretecekken kompleks sistemleri planı olan sanatçı ve ortaya çıkan pasif yaratım şeklinde sunmak çok ikna edici durmuyor, direksiyonu başka bir rotaya kırmak lazım gibi:)”

Yoruma cevabım:

Söylediğiniz şey modern evrimsel anlatının standart bir versiyonu • geri besleme, uyum, karmaşıklığın aşamalı artışı. Buna itirazımız “nasıl oldu?” kısmına şimdilik değil, yeri burası değil, uzar, gider. İtiraz “nasıl olduysa, kendi kendine oldu” sezgisine.

Şimdi dil konusunda ortada üç ayrı katman var ve cevap bunları ayırmadan ilerliyor: Siz sadece ilk katmanda konuşuyorsunuz.

• mekanizma

• mana

• ilksel nisbet

Evet, dil basitten karmaşığa ilerledi. Evet, (kalp)(ayrı bir dünya bu konuda), beyin • gırtlak • motor kontrol • sosyal yapı arasında çift yönlü bir uyum var. Bunların tartışmalı zemine yerleştirmenin kazanımı yok, o yüzden olabilir deyip devam ediyorum. Buna “âdet” derim • düzenli işleyiş, tekrar eden kanun, istikrarlı yol.

Ama kritik soru burada başlıyor:

Geri besleme neyin içinde işliyor? Bir örnekle açalım.

Bir defter düşünün. Sayfalar doldukça yazı düzeni gelişiyor, satırlar netleşiyor, kelimeler çoğalıyor. Yazı ilerledikçe defterin kullanımı da değişiyor. Bu bir geri besleme. Ama bu süreç defteri “yazan” konumuna yükseltmiyor.

Ayrım tam burada:

• Tabiat • dil • beden = icra alanı

• Kanun • geri besleme • uyum = işleyiş tarzı

• Mana • maksat • anlam = kaynağı başka olan bir nisbet

Dil meselesinde asıl atlanan nokta “mana”dır. Ses çıkarmak, jest yapmak, sembol üretmek biyolojik bir meseledir. Ama mana biyolojik değildir. Bir sesin “su”yu işaret etmesi ile bir dalga formunun kulak zarını titreştirmesi aynı şey değildir. İlki anlamdır • ikincisi fiziktir. Fizik mana üretmez, mana taşır.

Risale-i Nur burada çok net bir çerçeve çizer (parafraz ediyorum):
Mana, lafzın içinde hapsolmuş bir kimya değildir. Lafız bir taşıyıcıdır. Mana, işaret edilendir.

Şimdi geri dönelim “plan yoktu” iddianıza.

Bir sistemin planlı olması demek, her adımda dışarıdan müdahale edilmesi demek değildir. Saatin dişlileri dönerken ustanın elinin içeride olması gerekmez. Plan, başlangıçta vazedilen ölçüdür.

Dil • beyin • toplum birlikte genişledi diyorsunuz. Doğru diyelim.
Ama birlikte genişleyebilmek için baştan uyumlanabilir olmaları gerekir.

Bu uyumlanabilirlik tesadüf değildir • kanundur.
Kanun ise kudret değildir • tarif değildir. Kanun, “nasıl”ı söyler, “niçin”i üretmez.

Bilim burada çok kıymetli bir iş yapar:  İşleyişi raporlar.

Risale-i Nur’un bilimle kavga etmemesinin sebebi bu.
Bilim, sanatın nasıl icra edildiğini anlatır • sanatkâr rolüne yeltenmez.

Son olarak “kompleks sistemi pasif bir eser gibi sunmak ikna edici değil” deniyor.
Ama burada pasiflik yok.
Eser pasif değildir • müessir değildir.

Dil de, tabiat da, beden de faal sahnelerdir. Ama fail değildirler.
Fail olmak için mana koymak gerekir. Mana koymak için ise işaret edilen bir merkez gerekir.

Özetle:

• Geri besleme, planı ortadan kaldırmaz
• Tarihsellik, kaynağı iptal etmez
• Karmaşıklık, kendi kendine anlam kazanmaz
• Bilim, âdeti kaydeder • manayı üretmez

Mustafa Işıldak
18.01.2026

Mi’rac Hakikati ve Teslisin Ontolojik Açmazı

Yalnızca Otuz Birinci Söz (Mi’rac Risalesi), İkinci Esas’taki Birinci Temsil üzerinden ‘teslis inancını’ çürütüyoruz.

İkinci Esas
Hakikat-i Mi’rac nedir?
Elcevap: Zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkundan ibârettir. Yani, Cenâb-ı Hakkın tertib-i mahlûkatta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkil ettiği devâir, tedbîr ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı rubûbiyet ve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyeti, birer birer o abd-i mahsusa göstermekle, o abdi hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi’, hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakàt-ı kâinata nâzır ve saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşâfı yapmak için Burak’a bindirip, berk gibi, semâvâtı seyrettirip kat-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, daireden daireye rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip o dairelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kàb-ı Kavseyn makamına çıkarmış, ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır.
Şu yüksek hakikate iki temsil dürbünü ile bakılabilir.
• Birincisi: Yirmi Dördüncü Sözde izah edildiği gibi, nasıl ki bir padişahın kendi hükümetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dairesinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı âzam ve ilmiyede halîfe, ve hâkezâ, sâir isim ve ünvanları bulunur. Herbir dairede birer mânevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dairelerinde ve tabakàt-ı hükümetin mertebelerinde bin isim ve ünvâna sahip olabilir, birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcud ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve herbir dairenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır, tabakàtları birbirinden başkadır. İşte, böyle bir sultan, istediği bir zâtı bütün o dairelerinde gezdirip, her daireye mahsus saltanat-ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, daireden daireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dairelere taallûk eden bâzı evâmir-i umumiye-i külliyeyi ona tevdî eder, gönderir.
İşte, bu misâl gibi, Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü’l-âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları vardır. Ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı vardır. Ve ef’âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san’atında ve masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyeti vardır.
İşte şu sırr-ı azîme binâen, kâinatı hayretfezâ acîb bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakàt-ı mahlûkattan olan zerrâttan, tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı âzama kadar birbiri üstünde teşkilât var. Herbir semâ, bir ayrı âlemin damı ve rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dairelerde ve o tabakàtta, çendan, ehadiyet itibâriyle bütün esmâ bulunabilir, bütün ünvanlarla tecellî eder. Fakat, nasıl ki adliyede hâkim-i âdil ünvânı asıldır, hâkimdir; sâir ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tâbidir. Öyle de, herbir tabakàt-ı mahlûkatta, herbir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir; sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ, ism-i Kadîre mazhar Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dairesinde Cenâb-ı Hak Kadîr ünvânıyla bizzat orada mütecellîdir. Meselâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın makamı olan semâ dairesinde en ziyâde hükümfermâ, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın mazhar olduğu Mütekellim ünvânıdır, ve hâkezâ.
İşte zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, çünkü İsm-i âzama mazhardır ve nübüvveti umumidir ve bütün esmâya mazhardır, elbette bütün devâir-i rubûbiyetle alâkadardır, elbette o dairelerde makam sahibi olan enbiyâlarla görüşmek ve umum tabakàttan geçmek, hakikat-i Mi’racı iktizâ ediyor.

Bu temsil, teslis inancını kökünden çözen bir anahtar veriyor. Çünkü burada anlatılan şey, çokluk içinde mutlak birliktir. Teslis ise bunun tam tersini iddia eder: birlik görüntüsü altında ontolojik çokluk.

Hakikati yavaşça açalım.

Mi’rac Risalesi İkinci Esas, Birinci Temsil anlatımı şunu söylüyor:

Cenab-ı Hak, rububiyetini daireler, tabakalar, isimler ve ünvanlar halinde tecellî ettirir. Bu çokluk, Zât’ta değil; fiilde, tecellîde ve idrak mertebelerindedir. Yani görünen farklılıklar, tek bir Zât’ın farklı aynalarda görünmesidir. Metindeki padişah temsili özellikle bunun için kurulmuştur.

Buradaki kritik nokta şudur:

• Ünvanlar ayrı

• İsimler ayrı

• Daireler ayrı

• Tecellîler farklı

Ama padişah tektir.

Tahtlar çoktur, sultan çoğalmaz.

Teslis inancı ise tam burada kırılır.

Teslis ne der?

Baba, Oğul ve Ruhulkudüs; özde bir, şahısta üç.

Mi’rac hakikati ise şunu ortaya koyar:

Eğer üç ayrı şahıs varsa, artık bu ünvan farklılığı değil, zât farklılığıdır. Ünvan başka şeydir, şahıs başka.

Metindeki mantık şudur:

• Kadîr ünvanı başka

• Mütekellim ünvanı başka

• Rab ünvanı başka

Ama bu ünvanların hiçbiri ayrı bir özne, ayrı bir benlik, ayrı bir irade değildir. Hepsi tek bir iradenin farklı sahalardaki görünümüdür.

Teslis burada mantıken çöker. Çünkü Hristiyan doktrini, ünvanları şahıslaştırır. İsimleri ontolojiye çevirir. Yani sıfatı zatlaştırır. Bu ise kategorik bir hatadır.

Mi’rac anlatımı bize şunu açıkça söyler:

• Her semada hâkim bir isim vardır

• Ama diğer isimler onun içinde gizlidir

• Hiçbiri bağımsız değildir

• Hiçbiri “ben ayrı bir failim” demez

Hazret-i İsa’nın (as) Kadîr ismine mazhar olması çok kritiktir. Metin açıkça söyler:

“ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i İsa Aleyhisselâm” İsa Aleyhisselâm, Kadîr isminin tecellî mahallidir, Kadîr’in kendisi değildir.

Teslis ise tam tersini yapar:

Mazharı, menba yapar.

Aynayı, güneş zanneder.

Mi’rac’ta Peygamber Efendimizin (asm) Kab-ı Kavseyn’e yükselmesi de teslisi imkânsız kılar. Çünkü burada bile bir kul–Rab ayrımı vardır. En yüksek yakınlıkta bile ontolojik birleşme yoktur. Yakınlık vardır, ama özdeşlik yoktur. Görme vardır, fakat rububiyete çıkış yoktur. Hitap vardır, fakat şeriklik yoktur.

Eğer teslis doğru olsaydı, Mi’rac’ta şu olması gerekirdi:

• İsa Aleyhisselamın çıktığı bir “ilâhî makam”

• Musa Aleyhisselamın konuştuğu ayrı bir “ilâhî özne”

• Muhammed Aleyhisselamın ulaştığı üçüncü bir “ilâhî şahıs”

Ama metin ne diyor?

Bütün bu mertebelerde konuşan, tecellî eden, idare eden aynı Zât.

Sadece perde değişiyor.

Sadece isim öne çıkıyor.

Sadece daire genişliyor.

Teslis, perdeyi zat zanneder.

Mi’rac, perdenin perde olduğunu gösterir.

Sonuç net:

Mi’rac hakikati, çoklukta birlik ilkesini mantıkla, temsil ile ve tecrübe ile ortaya koyar. Teslis ise birlik iddiasını, açıklayamadığı bir çoklukla savunmaya çalışır. Birincisi tutarlıdır. İkincisi metafizik bir çelişkidir.

Bu yüzden Mi’rac, sadece bir mucize değil; aynı zamanda teslisi sessizce ama kesin biçimde iptal eden bir tevhid beyanıdır.

Mustafa Işıldak
15.01.2026

Hürriyetin İnşası: Bediüzzaman’ın İstibdat Eleştirisi ve Tek Adamcılığa Reddiyesi

Bu makalemde, Bediüzzaman Said Nursî’nin Münazarat eserindeki perspektifiyle, II. Abdülhamid dönemine yönelik eleştirilerini ve “tek adam” yönetimine karşı duruşunu Risale-i Nur’daki özgün ifadelerle ortaya koymaktadır.


Hürriyetin İnşası: Bediüzzaman’ın İstibdat Eleştirisi ve Tek Adamcılığa Reddiyesi

Tarih, sadece geçmişin bir kaydı değil, geleceğin nasıl tasarlanması gerektiğine dair en güçlü pusuladır. Bediüzzaman Said Nursî, henüz gençlik yıllarında, Osmanlı’nın en sancılı döneminde hürriyeti ve meşvereti (danışmayı) merkeze alan bir vizyon ortaya koymuştur. Onun Risale-i Nur eserlerinde şekillendirdiği düşünce dünyası, gücün tek bir şahısta toplanmasına karşı çıkan köklü bir itirazdır.

1. İstibdadın Tanımı: Tahakküm ve Baskı

Bediüzzaman, II. Abdülhamid dönemini “istibdat” olarak nitelendirir. Ona göre istibdat, sadece bir yönetim biçimi değil; adaleti zulme, hürriyeti esarete dönüştüren karanlık bir sistemdir. Münazarat’ta bu durumu şu sarsıcı ifadelerle özetler:

“İstibdat, tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile icbar-ı şer’îdir…”.

Bu bakış açısı, yönetimin kişisel arzulara (keyfîlik) ve zorlamaya dayanmasına karşı açık bir duruştur. Bediüzzaman, bir milletin kaderinin tek bir kişinin dar zihnine sıkıştırılamayacağını savunur.

2. “Riyaset-i Şahsiye”ye Karşı Kamuoyu (Efkâr-ı Amme)

Said Nursî, şahsa dayalı liderlik modelini (riyaset-i şahsiye) reddederek, yönetimin kolektif bir akla, yani meşverete dayanması gerektiğini savunur. “Ben riyaset-i şahsiyenin kat’iyen aleyhindeyim; reisimiz ancak hükûmettir,” diyerek, yönetimin kurumsallaşması ve “hâkimiyet-i millet” (milletin iradesi) prensibiyle kurgulanması gerektiğini ifade eder.

Ona göre asıl güç, bir “şahs-ı vahid” (tek kişi) değil, toplumun ortak aklı ve vicdanı olan “efkâr-ı amme”de olmalıdır. “Eski padişahların iradesini, Ermeni rüzgârı ve ecnebî havası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi” diyerek, tek kişilik yönetimlerin dış etkilere ve kişisel kuruntulara ne kadar açık olduğunu eleştirir.

3. Abdülhamid: Şahıs ile Sistemin Ayrımı

Bediüzzaman’ın eleştirileri incelikli bir denge üzerine inşa edilmiştir. O, II. Abdülhamid’in şahsını -bazı mecburiyetlerden dolayı işlediği kusurlara rağmen – “veli” veya “şefkatli bir padişah” olarak takdir ederken, onun temsil ettiği “istibdat sistemini” şiddetle reddetmiştir.

Münazarat’taki bir suale verdiği cevapta, maksadın sadece Sultan Abdülhamid’den hürriyeti geri almak olmadığını, asıl meselenin baskıyı ve hafiyeliği (espiyonaj) ortadan kaldırmak olduğunu vurgular. Eğer sistem değişmezse, “hafif bir istibdadın yerini şiddetli bir istibdadın” alacağı uyarısında bulunur. Ve nihayetinde Mustafa Kemal döneminde şiddetli bir istibdat yani “mutlak istibdat” dönemi yaşanmıştır.

4. Meşrutiyet-i Meşrua: İslam’ın Özgürlük Tasarımı

Bediüzzaman için hürriyet ve meşrutiyet (anayasal yönetim), Batı’dan ithal edilmiş birer kavram değil, bizzat İslam’ın özünde bulunan “meşveret-i şer’iye”nin (şer’i danışma) birer yansımasıdır. O, gerçek hürriyeti “hürriyet-i şer’iye” olarak tanımlayarak, insanın sadece Allah’a kul olup başka hiçbir şeye köle olmamasını savunur.

Sonuç

Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat ile tek adam yönetimine karşı toplumsal bir bilinç inşa etmiştir. Onun “Yaşasın sıdk, ölsün yeis! Muhabbet devam etsin, şûra kuvvet bulsun!” nidası, otoriterliğe karşı adaletin ve ortak aklın zaferini hayal edenlerin en güçlü mottosudur. Said Nursî’nin ortaya koyduğu bu vizyon, doğru yönetimin ancak şeffaflık, hürriyet ve geniş çaplı bir meşveret üzerine inşa edilebileceğini haykırmaktadır.

Mustafa Işıldak
10.01.2026